0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

2. BÖLÜM

Yazı Boyutu
100%

Merhaba canımın içleriii.

Yeni bölümde beraberiz. Okurken yorumlarınızı bırakırsanız çooook sevinirim.

Keyifli okumalar.

🀄️

2.Bölüm.

Öleceğimi öğrendikten sonra, nasıl beni ölüme götüren her bir saniyeden nefret etmeden yaşayacağım?

Daha önce hiç nefretle yaşamadım. Nefret duydum ama nefretle çok uzun zaman geçirmedim. Şimdi geçen mi desem yaklaşan mı desem bilmiyorum ama her bir günden nefret ediyordum. Son günlerimi, en sevdiği yemeği yemiş ama hiçbir lezzetine varamamış birisi gibi, büyük bir tatminsizlikle yaşıyordum. Kafamı çevirip saate baktığım, akreple yelkovanın ilerlediğini gördüğüm her an soğuk soğuk terliyordum.

Bir gece daha zehir oluyordu, neredeyse sabah olacaktı ama yine uyumamıştım. Sabah Özgür'ü alıp evime getirdiğimin gecesiydi, gün içinde onun derdiyle kafam biraz dağılmıştı. Fakat akşam olup odamda yalnız kaldığımda her şey çok berraklaşmıştı. Geçen her dakika yeni bir günün doğmasından, ömrümden de bir günün azalmasının dehşetini hissediyordum.

Saate o kadar dikkatli bakıyordum ve düşüncelerimde o kadar derine inmiştim ki, omzumda bir el hissedince zihnimde bir şalter atmış gibi irkildim. Omzumun üstünden bakınca odamın gece lambası ışığında Özgür'ü gördüm. Bana garip garip bakıyordu. "N'apıyorsun bu saatte uyanık?"

Gözlerimi kırpıştırıp sesimi bulmaya çalıştım. "Asıl sen n'apıyorsun gece gece odamda?"

Yanıma doğru oturdu. "Koynuna gireyim diye geldim..."

Boğazında bir yumruyla gülmekte garip oluyormuş. "Ağrıların mı uyutmadı?"

"Yok, onlara alıştım kaç gündür." Yüzümü dikkatle izliyordu. "Tuvalete kalkınca gördüm odanda duvara bakarak oturduğunu. N'oldu?"

"Saate bakıyorum," dedim tekrar ilerleyen dakikalara bakarak.

Özgür'de duvardaki saate bakıp, "Sende bir haller var," dedi. "Okulda bir gariptin, sonraki günler telefonlara çıkmadın... bir de dün gece bana söylediklerin..." kolumdan tuttu. "Neydi o dediklerin? Yok para bulacağım, kurtaracağım? O kadar parayı nereden bulacaksın?"

Doğru, delice bir fikir gelmişti aklıma. Aslında mantıklıydı, ölmeden önce legal bir yolla para bulabilirdim. Kimden, nasıl bulacağımı düşünmemiştim ama ölmemek dışında hiçbir şeyin imkânsız olmadığını anlamıştım. On dokuz yaşında ölmek de imkânsız değildi.

"Doğru hatırlıyorsun," diye baş salladım. "O para birilerinde, bir yerde vardır illaki. Buluruz, alırız."

"Manyadın mı oğlum, nasıl bulacağız?"

"Ne bileyim, yok mu bir tanıdığında para?"

"Benim tanıdığım, akrabam mı var?" dedi göz devirerek. Konuşmalarımdan bir şey çıkarmaya çalışıyor gibiydi. "Hem kim bana neden para versin?"

"Çalarız," dedim ilerleyen yelkovana öfkeyle bakarak.

"Efendim?" derken sesi daha yüksek ve şaşkın çıktı. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun?"

Birkaç gün önce aynılarını Özgür söylemiş olsa ben de ona bundan az bir yanıt vermezdim. Şimdi ise koşullarım çok acıklıydı, onu hayatta tutacak para bile benim için faydasızdı. Ölümüm, ben bunları düşünürken bile yaklaşıyordu. O yüzden ona para bulmak bile sanki çok kolaydı.

"Dalga geçmiyorum," dedim elimi yüzümden gergince geçirerek. "Ölmeden önce o parayı bulacağım."

"Ölmeden mi?"

Gerçeği kendime alıştırdığım için dudaklarımdan çıkıvermişti, ayrıca ilk kez kendime sesli olarak da söylemiştim. Ellerimi yüzümden çekerek gözlerimi ona kaldırınca, benden cevap bekler halde buldum arkadaşımı. Bir şey söylemeden bakınca, "Ölmeden ne demek?" diye sordu.

"Ölüyorum," dedim ve bu sözcük tüm vücuduma bir ürperti getirdi.

"Hı?" diye bir ses çıkardı, idrak edememiş gibi.

"Baş ağrılarım için Dicle ablaya gidecektim, biliyorsun. Gittim, beynimde tümör olduğunu ve üç ay ömrüm kaldığını söyledi."

Beni anlamamış gibi boş boş baktı. Sonra dudakları ve ağzı açıldı. "Tümör mü? Beyninde? Bana kötü bir şaka mı yapıyorsun?"

"Evet, günlerdir kötü bir şaka düşünüyordum ve aklıma bu geldi." Terslendim. "Ne şakası? Gerçek! Bildiğin ölüyorum işte! Yüzüme baka baka üç ay ömrümün kaldığını söyledi!"

Ona bağırmamın bir anlamı yoktu ama her şeye karşı öfke doluydum. Arkamdaki o saatin sesini duymak beni daha da tahammülsüz bir adama çeviriyordu. Bağırmamın değil, yalnızca söylediklerimin bir anlamı varmış gibi bakmaya devam etti. "Bir hata... bir şey vardır Alp?"

"Dosyalar mı karışmış?" Böyle olması için her şeyi yapardım ama bu kadar şanslı olsam zaten o dosya hiç karışmamış olurdu. "Dicle abla beni tanıyor, yanlış dosyaya mı bakacak? O aşırı baş ağrılarının bir sebebi olmalıydı zaten."

"Dicle abla... sadece birkaç yıllık doktor, belki bir hata yapmıştır oğlum."

"Özgür... nasıl öyle olsun lan? Kadın rapora bakarak konuştu, tahlili mi yanlış yorumlayacak?"

Olayın farkındalığını yeni yeni kavrayarak daha çok konuştu. "İyi de bir tedavisi yok muymuş? Başka bir doktora gidelim. Ne demek üç ay yaşayacakmışsın? Kanserden bile kurtuluş var, bu da halledilir oğlum!"

Kolumdan tutmuştu, farkında olmadan ya da olarak beni sarsıyordu. Tüm bu umut verici ihtimalleri ben de geçtiğimiz günlerde düşünmüştüm ama üç ay ömrümün kaldığını, umut verici bir şey olsaydı söylemezdi. Kocaman açılmış, endişeli gözlerine bakarak, "Beynimde, dokunulması neredeyse imkânsız bir yerdeymiş," dedim boğuk sesle. "Hangi doktora gitsem bu gerçeği değiştirebilir?"

Kolumu sıkıyordu, anladım ki farkında değildi. Çok hızlı nefes almaya başlamıştı, sık sık yutkunuyordu. "Sen o yüzden mi... parayı çalalım dedin? Öleceğini... düşündüğün için, kaybedecek bir şeyin olmadığı için mi?"

"Evet," dedim sadece.

Bir şeyleri oturtmaya çalışıyormuş gibi gözlerini kırpıştırdı, haliyle inanası gelmiyordu. Ben de günlerdir kafayı toparlayamıyordum, onu da toparlayamadım. "Akıl tutulması yaşıyorsun," dedi, boğazında bir şey kalmış gibi yutkundu. "Ne ara düşündün bunu?"

"Dün gece sen hastanedeyken ve zaten günlerdir ölümün nasıl bir şey olacağını düşünürken... öyle aklıma geldi," dedim. Mecalsizdim, sesim kısıktı.

Özgür bir daha ağzını araladı, ne diyecekse çıkaramadı dudaklarından. Bir an için başını diğer tarafa çevirdiğinde dolan gözlerini benden kaçırdığını anladım. Tekrar önüne dönerken, "Sen... düşünemiyorsun, ben başka doktor bakacağım," dedi kararını vermiş gibi. "Annene söyledin mi?"

"Söylemedim tabii ki!" dedim ve sanki annem duymuş gibi aralık kapıdan dışarıya baktım. Oysaki annem odasında uyuyordu. "Sakın bir şey söyleme, sezdirme, yanında garip davranma! Birkaç gündür tedirgin ettim zaten."

Öne doğru eğilip dirseklerini dizlerine koydu, avuçlarını da yüzüne örttü. Kaç gündür ben de böyle bir çaresizlik içindeydim. İkimiz de konuşmayınca saatin tik tak sesini yeniden duymaya başladım, dişlerimi sıkarak dolan gözlerimi sıktım.

"Ölmeyeceksin," dedi Özgür, kafasını kaldırıp tekrar benimle yüz yüze geldiğinde. "Çok çabuk kabullenmişsin ama... annen var, biz varız, Tanyeli var! Aşıksın oğlum! Daha kıza açılmamışsın bile, nereye ölüyorsun! Hem annen... sensiz ne yapacak?"

"Nasıl ölmeyeceğim?" dedim, annemi ve Tanyeli'yi düşünürken. "Kim tutacak beni? Sen mi? Annem mi? Ya da duygularımdan haberi bile olmayan Tanyeli mi?"

"Aptal mısın sen! Doktora gideceğiz işte!"

O kadar bağırmıştı ki, annem duyacak diye aklım çıktı. Ayağa fırlamış olmasına rağmen kolunu tutup sıktım. "Annemin uykusu hafiftir, uyanıp duyacak, sus!"

"Öleceğim diyorsun!" dedi ikazıma rağmen bağırarak. Kolunu çekerek aldı benden. "Zaten er ya da geç öğrenecek! Şokta mısın, korktun mu anlamadım ama kendine gelmen lazım! Doktordur, hastanedir bir çaresine bakarız!"

"Mesele o değil! Gideyim en iyi doktora! Ama mesele olan şey gerçeklik! Beyninde tümör var, bu doktora git demedi! Üç ay ömrün kalmış, dedi! En ufak bir ihtimal olsa... söylenebilir mi?"

Hemen, "Söylenebilir tabi!" dedi anlatmaya çalışır gibi. "Bazı yeni doğan çocuklara bile yaşanmaz deniyor da yıllarca yaşamıyor mu oğlum!"

"Aynı şey mi?"

"Değil ama ikisi de mucize işte!"

Kızaran gözlerimi sertçe ovuştururken sırtıma yapışan tişörtümü hissettim, korkudan titriyor, terliyordum. "Bilmiyorum dostum," dedim alçalan sesimle. "Ölümün düşüncesi bir korkusuzluk verdi bana, diğer yandan... nasıl öleceğimi düşünüyorum, çok korkuyorum."

Bir sessizlik oluştuktan biraz sonra yatağım onun ağırlığıyla tekrar çöktü. Kolumdan tutup beni sertçe kendisine çevirdikten sonra da elini başıma bastırarak bana sarıldı. Kafam doğrudan omzuna düşerken Özgür'ün elleri sırtıma hafifçe vurdu. "Çok üzgünüm dostum. Çok... çok üzgünüm."

İçim bir rahatlamayla doldu. Birinin benimle bu ağırlığı kaldırmasının hafifliğini yaşayarak alnımı omzuna sertçe sürdüm ve uzaklaşır uzaklaşmaz gözyaşlarımı sildim. Özgür yüzümü görmesin diye kafamı diğer tarafa çevirdim ve onun eli sırtımı sıvazlamaya devam ederken, kaldığım yerden saate baktım.

"Senin için bir yolunu bulacağım," dedi sözünü verir gibi.

"Ben de senin için," dedim.

Kızgın bir ses çıkarırken bakışlarını benim gibi saate çevirdi, zamanın ilerlemesini izledi. Her dakika bir şeyler yapma, boş oturmak yerine harekete geçmek istiyordum, çünkü zamanım ellerimden gidiyordu. Fakat çoktan ölmüşüm gibi oturmakla yetiniyordum.

Özgür o saatten sonra yanımdan ayrılmadı, uykusuna geri dönmedi. Gün ışığı odayı kaplayınca hayatımdan eksilecek yeni günü nasıl yaşayacağımı düşündüm, bu düşünceyle midem fena sancıdı. Uykusuz gözlerimi ağır ağır kırpıştırarak Özgür'e baktım. O da benden farksız değildi, hareket etmeden, göz kırpmadan ilerleyen vakti izliyordu.

Aklından bir şeyler geçmesinden endişe ederek -hesapçılığını biliyordum- onu uyardım. "Anneme, Nehir'e, Tanyeli'ye sakın bundan bahsetmeyeceksin."

Ne kadar daldıysa sesimi duyunca bir irkilme yaşadı. "Annen tamam da, Nehir'e niye söylemiyoruz?"

"Kafama toparlamadan kimseye anlatmak istemiyorum."

"Bana anlattın," dedi.

Ağzımdan kaçırmıştım, belki de bu yükü tek taşımak istememiştim. "Sen kimse misin?"

Yutkunarak, "Nehir'de herhangi bir kimse değil," dedi.

"Tabi ama... çok üzülür, ben kendimi toparlayamamışken ne onu teselli edebilirim ne annemi." Yataktan ağırca kalktım. "Sen de sorma bana bir şey, sıkıştırma, hatırlatma. Midem ağzımda, konuşmaya bile mecalim yok sanki."

Özgür henüz bana cevap vermeden merdivenden gelen terlik sesini duydum. Bu sesi her sabah duyuyordum. Arkadaşıma uyarıcı bir bakış attım ve aynı sıralarda annem kapım aralık olmasına rağmen tıklatarak seslendi. "Oğlum, uyandın mı canım?"

Genzimi temizledim. "Evet anne, hazırlanacağım."

"Özgür aşağıda yok, yanında mı?"

Özgür'de sesini bulup öyle cevap verdi. "Evet, buradayım."

"Ah, tamam canım." Hazırlandığımızı düşündüğünden içeriye girmek için hamlede bulunmadı. "Ben bu sırada kahvaltınızı hazırlayayım."

Bir onaylayan ses çıkardım, çünkü annemle konuşmam devam ettikçe sesim zayıflayacaktı. Geri döndüğünü anladım ve neden ayağa kalktığımı bile bilmeden bir süre orada durdum. Sonra bana bakan Özgür'e, "Bugün de okula gidemezsin, dinlenmelisin," dedim.

Hayret verici şekilde uysalca baş salladı, sonra önüne eğilip ellerini ovuşturmaya başladı. Dolabımı açıp rastgele bir pantolonla tişört aldım, üzerime geçirip kirlilerimi aldım. Koridora çıkıp banyoya bıraktım ve geri döndüğümde Özgür'ü ağlarken buldum.

Yanına iki büyük adımla gittim ve, "Özgür!" dedim, omzuna dokunarak. "Dostum, yapma böyle."

Yüzü avuçlarındaydı, ağladığını anlamamı sağlayan şey çıkardığı ses ve titreyen omuzlarıydı. Bir cevap vermeden yüzünü silmeye çalıştığında, "Ben kabullendim," diye sessizce konuştum onunla. "Sen de kabullen, ancak öyle kolaylaşır."

Söylediklerime öfke duyduğunu anlayacağım şekilde elimi omzundan itti ve yüzünü saklayarak kalktı, bana bir şey demeden odamdan çıktı. Kendini banyoya kapattığında omuzlarımı düşürerek ofladım, henüz üstesinden gelemiyordu.

Elimi saçlarımdan geçirerek aynaya doğru baktım ve gözlerimdeki o boşluk beni biraz irkiltti. Kendimi daha önce hiç böyle görmemiştim, sanki yok olmuş gibiydim. Duygu sıfırdı, gözaltlarım bitikti.

Yansımama arkamı dönüp yatak odamı toparlamak için hareket ettim, genel rutinimde bir şeyler yapmaya çalıştım. Camı açtım ve oda havalanırken koridora çıktım, aşağıya indim. Annem mutfaktaydı, bize bir şeyler hazırlamıştı. Okul hayatım boyunca her zaman benden önce kalkmış, kahvaltımı hazırlamıştı. Porselen demlikteki çayı çay bardaklarına bölmesini izlerken ona yaklaştım, uzanıp yanağından öptüm. "Günaydın."

Annemin yüzünü bile gülümseme kapladı, demliği bırakarak bana döndü. Yüzümü tutarak yanaklarımdan öptü. "Günaydın oğlum, nasılsın bugün?"

"İyiyim, hâlâ biraz halsizim ama daha iyiyim." Kuru kuru gülümseyerek masa sandalyesini çektim. "Biz hazırlar yerdik, uyusaydın sen."

Annem de yanımdaki sandalyesine oturdu. Normalde pijamaları içinde olurdu ama biz bize olmadığımız için üstünü giyinmişti. Masanın üzerindeki elimi tutarak, "Sabahı zor ettim zaten," dedi. "Bana doğruyu söyle Alp Erez, baş ağrıların yüzünden mi bu haldesin? Neden doktora görünmüyorsun anneciğim? Biliyorum, sen umursamıyorsun ama benim için gitsen."

"Gideceğim anne," diyerek gözüne batmamak için tabağıma birkaç şey aldım. Annemin gözü üstümde olduğu için yemeye başladım, midem açlıktan gurulduyordu ama iştahım kesikti. Birkaç lokmadan sonra annem, "Özgür niye inmedi, dinleniyor mu?" diye sordu.

"Tuvaleti kullanıyordu," dedim ve annemin yemek yerine beni izlediğini görünce onun tabağına da bir şeyler koydum. "Sen de ye, niye izliyorsun beni?"

"Oğlumu özledim," dedi gülümseyerek. "Kaç gündür odandan çıkmıyorsun."

Yanağından makas alarak saçlarını okşadım ve tabağıma döndüm, bir iki dilim ekmekle tabağımdakileri yerken Özgür'ün varlığını hissettim. Mutfaktan içeriye girerken, "Günaydın," dedi ve annem gülümseyen yüzünü ona çevirdi. "Günaydın canım, daha iyi misin?"

Özgür bakışlarını uzak tutarak, "İyiyim," dedi ama sağlığının durumu yüzünden okunuyordu. "Dün rahatsızlık verdim, üzgünüm."

"Canım, darılırım, öyle söyleme," dedi annem, sıcak bir sesle. "Sen de benim bir çocuğumsun, yapmamız gereken bir şey varsa tabi yaparız."

Özgür anneme küçük bir anlığına baktı, utanmış göründü gözüme. Masanın altından ayağına vurdum ve gözleri bana kalkınca göz kırptım. "Hadi ye ye, utanma."

"Niye utansın ki? Arkadaşının evi burası, yabancı bir yer değil," dedi annem hemen.

Özgür bakışların üzerinde olmasından rahatsızlık duyup tabağına eğildi, bir şeyler atıştırmaya başladı. Annem üzüntüsünü ve durgunluğunu yaralarına bağladığı için şüphe duymadı, kahvaltımızda bize eşlik etti. En sevdiğim insanlarla yemeğimi yerken istemeden de olsa onlarla yiyeceğim son yemeği düşünüyordum.

Annem, "Özgür," diye seslendiğinde arkadaşımla beraber anneme döndük. "Siz beni geçiştirdiniz ama senin halin hal değil çocuğum. Bak, ne kadar hırpalamışlar seni. Allah korusun, bir sonraki sefer daha fenası olur."

Özgür, annemin karşısına bu halde çıktığı için dünden beri utanıyordu zaten. "Polise şikâyette bulundum, yakalanırlar belki," dedi anneme.

"İnşallah," dedi annem ve hemen telaşla ekledi. "İlaçlarını, merhemlerini ihmal etmeden kullan."

"Tabi tabi."

Çayımın kalanını içip telefonumdan saate baktım, vaktin geldiğini gördüm. Annemi daha fazla tedirgin etmemek için bugün okula dönecektim. Özgür'ün tabağını didiklediğini gördüm ve onu kendi dertlerinin yanında bir de benim derdimle yıktığımı anlayarak anneme baktım. "Özgür bugün de dinlensin anne, ben okula gideceğim."

"Tabi, senin odanda dinlensin."

Özgür konuştuklarımızı çok farkında olmadan tabağını didiklerken yerimden kalktım, anneme omuzlarından sarılıp saçlarından öperken gözlerimi yumdum. Odama çıkarken de içimi şüphe kapladı, Özgür'ün anneme bunlardan bahsetmeyeceğinden emin olamıyordum. Ve annem bunları öğrendiğinde onu nasıl teselli ederdim, hiç bilmiyordum.

Yanıma bir defterle rastgele kalem aldım, aşağıya inince annemi beni uğurlamak için kapının önüne gördüm. Ceketimi de uzatmak için tutuyordu. Ayakkabılarımı alıp eşiğe bıraktım, giyinip annemdeki ceketime uzandım. "Özgür benim odamdan çıkmaz, sen rahatına bak annem."

"Sen de kendine dikkat et, gecikecek falan olursan da beni ara."

Annemin o iyi niyetle, sevgiyle dolup taşan gözlerine uzun uzun bakıp kapıdan ayrıldım. Arkama dönüp yola düştüm. Annem, küçük yaşlarımdan beri sık sık hasta olup başımı belaya soktuğum için üzerime çok düşerdi. Belki de bana, canımı çok yakacak bir şeyler olacağı o zamanlardan belliydi. Güçlü hissetmeme rağmen hastalıklara rağmen sinir bozucu zayıflığım vardı.

Sokağın köşesinden dönüp metro durağına yürüdüm ve seyyar çiçek tezgâhının yanından geçerken yine aynı adamı gördüm. Mahallemizdeki bu yaşlı adam, her zaman bu çiçek tezgâhının yanında, elinde bir demet çiçekle oturuyordu. Konuşmuyor, derdi yüzünden okunur halde karısını bekliyordu. Sağdan soldan duyduğuma göre zamanında karısını aldatmış ve karısı evi terk edince, adam pişmanlıktan delinin birisi olup çıkmış. Ben küçüklükten beri adamı görüyordum, hatta mahalledeki arkadaşlarımın adama deli deyip dalga geçtiği de olmuştu. Kimilerine göre kadın çocuğu da kendisiyle götürmüştü, pişmanlığının derinliği de bundandı. Ne zaman görsem bir acıma duygusu oluşuyordu yüreğimde, elindeki çiçekler sürekli değişiyordu ama adamın yüzü, bekleyişi değişmiyordu. Bu saatten sonra ne umuyordu bilmiyordum ama işte yine bugün de elinde çiçeklerle karısını bekliyordu. Artık mahalleli de karışmıyordu, adam sabah akşam burada beklerken arada bir sataşmaktan başka bir şey yapmıyordu.

O adama değil de kendime acımam gerektiğini hatırlayarak durağa indim, çok beklemeden metroya bindim. Birkaç durak gittikten sonra da çıkıp okula yürüdüm, gerginlikten ellerim kasılırken bahçeye süzüldüm. Dersin başlamasına çok yoktu, direkt sınıfıma çıktım ve arkadaşlarımın selamlarına cevap vermeye çalıştım. Sessizliğim, okula gelmeyişim bazı arkadaşlarımın dikkatini çekmişti, sorularını geçiştirip sıramda otururken ruhsuz gözlerle karşıma baktım.

Birkaç gün öncesine kadar zilin çalmasını saniyeleri sayarak beklerdim, sırf Tanyeli'yi görürüm diye.

Ne ara, ne kadar çabuk özledim dakikaları saydığım o birkaç gün öncesini.

Dersin sonlarına doğru tekrar o panik ve korku duygusu geldi üstüme, boncuk boncuk terlemeye başladım. Çok sosyal değildim ama hatırı sayılır arkadaşlıklarım vardı, şimdi hiçbirisini gözüm görmüyordu. Zil çalar çalmaz da kimseyle konuşmadan kendimi tuvalete attım, yüzüme su çarpıp kendime gelmek için yumruklarımı sıktım.

"Bu korku ne, kendine gel!"

Aynaya yansıyan gözlerime karşı konuştum ve yüzümdeki suları savuşturdum. Tuvaletteki birkaç kişi fevri hareketlerime göz atıp kendileri için iyi olanı yapıp sessiz kaldılar. Bu suyun serinliği beni biraz ferahlatınca tuvaletten ayrıldım, saçlarımı düzelterek rastgele yürüdüm. Merdiveni iniyordum ki o ismi duyunca geri köşeden döndüm, kapısı aralık sınıfa göz attım.

"... iyi hoş diyorsun da Tanyeli, bu çocuk senden gerçekten hoşlanıyor olsa neden beklesin ki?"

"Bilmiyorum," dedi Tanyeli arkadaşına ve elindeki aynaya bakarak rujunu sürmeye devam etti. Sıraya yan yana oturmuşlardı, boş sınıftı. "Belki utanıyordur."

"Alp hiç utangaç bir çocuk değil," dedi kız arkadaşı ve adını duyunca elimi dudaklarıma koyup biraz geriye çıktım. "Hem sen diyorsun gözlerini dikip sana uzun uzun baktığını. Utangaç olsa öyle bakar mı?"

"Bakıyor," dedi Tanyeli ve ufak aralıktan görebildiğim kadarıyla gülümsedi. "Evet, utangaç birisine benzemiyor ama nedense açılmadı bana. Beni beğendiğinden mi emin olamıyor sence?"

Arkadaşı, "Olabilir canım," dedi. "Belki konuştuğu birileri de vardır, karar vermeye çalışıyordur."

Kız -adı her neyse- bu saçmalığı neresinden çıkarmıştı? Kaşlarımı sertçe çatarken, Tanyeli'de ona dönerek, "Başkasıyla konuşuyorsa bana öyle bakmamalı," dedi, sesindeki gülümseyiş kaybolmuştu.

Neredeyse içeriye girip öyle olmadığını söyleyecektim. Tanyeli'nin aklına bunu soktuğu için kıza fena ayar olmuştum. "Sen de amma abarttın bir bakışı," dedi kız, onu süzerek. "O bakışları çok abartıyorsun. Geçen de bana kızgınlıkla baktı, dedin. O gün tüm moralin bozuktu, yemek bile yemedin. Daha tanışmadığınız halde tüm duygularını etkiliyor, bence bazı şeyleri çok abartılı yaşıyorsun."

Duyduklarımın bazıları kulağıma güzel gelmesine rağmen neden içimi buz gibi duygu kaplamıştı? Bana hissedilen bu duyguları, sahip bile olmadan kaybedecektim. Bu duyduklarım beni iki üç saniye ancak mutlu etmişti.

Tanyeli kıza dönerken aynasını kapatıp sıraya koydu. Kahverengi saçları omuzlarına dökülüyordu, perçemleri güzel taranmıştı. Kedi gibi gözlerini kısıp, "N'apim, çok kızgın baktı bana, çok üzüldüm," dedi, sesinin bu hassaslıkta çıktığını ilk kez duyuyordum. O sesteki üzüntüden sonra içeriye girip ona sarılmayı istedim. "Elimde değil. Bana defalarca ne kadar dikkatli, ilgili baktığını gördüm. O günse öyle kızgın bakınca... içime oturdu o bakışları, hâlâ neden öyle baktığını düşünüyorum."

Kız tekrardan, "Abartıyorsun," dediğinde dişlerimi sıkarak ona kitlendim. "Başkasına kızgındır, yanlış anlamışsındır."

"Değil mi? Bana neden kızgın olsun ki zaten?" derken sesine biraz heyecan gelmişti Tanyeli'nin.

"Onu bunu bilmem de şu rujunu biraz sil," dedi arkadaşı, kaşlarını kaldırarak onun dudaklarına bakıyordu. "Abartılı sürmüşsün, sınıftaki herkes sana bakıp duracak."

Tanyeli onun söylediğini garipsemiş gibi, "Baksınlar diye sürmedim," dedi ve rahatsızca dudaklarını yaladı. "Canım istedi, sürdüm."

Onu destekler gibi başımı salladım. Dudağında abartılı hiçbir şey yoktu, şu kızın tespitlerinin çoğu gibi bu da yanlıştı. Ayrıca çok fena ayar olmuştum, Tanyeli bu kızla arkadaşlık etmese iyi olurdu. "Ben sadece uyarmak istedim," dedi Tanyeli'ye ve sırasından kalktı. "Biliyorsun, sınıftaki bazı erkekler seninle uğraşıyor."

İkinci kez, ilkinden daha da büyük bir istekle içeriye girmeyi diledim. Neredeyse kapıyı açıyordum. Bu doğru muydu? Tanyeli'yi rahatsız eden birileri mi vardı? Daha önce kulağıma gelmemişti, hemen öğrenmeliydim. Tanyeli... gerçekten çok güzeldi, duruydu. Birileri ona ilgi gösterip istediği olmadığında pisleşebilirdi, tanırdım erkekleri. Belki bana öyle geliyordu ama o kadar güzel görüyordum ki onu, hangi zamana giderse gitsin, ister yüz sene öncesine, ister yüz sene sonrasına... Her şart altında, her algıda çok güzel görünürdü.

Tanyeli aynasını açıp rujunu kontrol ettiğinde, bakışlarım tekrar ona dönmüştü. "Onların çocuklukları umurumda değil," dedi ve derin derin iç çekti. "Sadece Alp Erez'i düşünüyorum. Ne zaman bana geleceğini."

"Gelse hemen kabul edeceksin yani, hiç zoru oynamayacaksın?"

Tanyeli biraz utanmış göründü. Dirseklerini sıraya, yanaklarını da avuçlarına koyarak başını heyecanla sallarken kızararak gülümsedi. Yanaklarının benim için kızardığını görünce kalbimin çarpıntısı ince bir hastalık geçiriyormuşum gibi etkisi altına aldı beni. Ölüm düşüncesinin engellemeye çalıştığı bir sızı hissederek gülümsemesine gülümsemeye başlarken, "Keşke yapabilseydim," diye fısıldadım, beni duyamayacakları mesafeden. Bunu yapmayı, onun bunu yapmamı istemesinden bile daha çok istiyordum.

Gülümseyen, tatlı yüzü o kadar güzel görünüyordu ki, yakalanma korkuma rağmen oradan ayrılamadım. Elimdeki yumruk kalbimin ağırlığının bir ifadesi gibi sol tarafımda kaskatı duruyordu. Duyduklarım tahmin etmediğim şeyler değildi ama dudaklarından dinlemek hem mutlu etmiş, hem sancımıştı beni. İlk gördüğüm günden beri beni ona çeken sebepleri bile sayamazdım, onunla doğru dürüst konuşmadan bu kadar abartılı hislere sahip olmam da inanılır gibi değildi. Fakat işte burada, onu sabaha kadar, gözlerimi kırpmadan bile izlermişim gibi hissediyordum.

Dön arkanı, dedim kendime ve bunu daha fazla uzatmadan bunu yaptım. Süratle merdivene gidip oradan uzaklaştım. Sınıfa girene kadar dersim başlamıştı zaten. Dersin öğretmeniyle dün de dersimiz vardı, bu yüzden neden gelmediğimi sorunca bir şeyler geçiştirdim. Devamsızlığım konusunda beni uyardı ama okul artık kimin umurundaydı ki? Sadece annem şüphe duymasın ve Tanyeli'yi biraz daha görebilmek için okula gelme zahmetini gösteriyordum.

Nehir, "Alp," diyerek yanıma geldiğinde ikinci teneffüsteydik. Sıramda, düşünceler içinde kaybolmuş, bitmiş haldeydim. Yanımdaki boşluğa otururken omzuma vurdu. "Yanıma niye gelmedin?"

"Biraz halsizim bugün de," dedim ona dönüp zoraki gülümsememle konuşarak. "Birkaç gündür böyle, bu yüzden telefonlara bile çıkamadım zaten."

O meraklı, endişeli gözleri büyüdü. Yüzümü inceleyip, "Pek de solgunsun," dedi. "Gözlerin şiş, bir feri gitmiş sanki."

"Ağır geçiriyorum, bir süre daha devam eder," dedim, sonraki günlerde de bu savrukluğumun nedeni olması için.

"Doktora gittin mi? Bu baş ağrılarınla mı alakalı?"

"Gittim, vitamin, antibiyotik falan yazdı," dedim ve yalandan kuru kuru öksürdüm. "Birkaç güne toparlarım."

Emin olamayarak iç çekip, "Özgür nasıl peki?" diye sordu endişeyle. "Bugün size gelebilir miyim onu görmek için?"

Göz kırptım. "Herhalde, sormana gerek mi var?" Özgür'ü sabah bıraktığım hal gözlerimin önüne düştü, bir yıkıntı hissiyle ağırlaştı omuzlarım. "Yorgun, ağrıları var ama toparlar yakında."

"Bu adamlar yakalanmalı," dedi kısık sesle ama yüksek kinle. "Üç oldu bu, çocuk mahvoldu. Bir sonrakine... öldürüp bir yere atacaklar diye korkuyorum."

Ölüm kelimesinin bıraktığı ürperti de nefesim ağırlaştı. Fark ettirmeden gözlerimi kaçırdım. "Ben de korkuyorum ama bir şeyler yapacağız."

"Şu babası bir geberse keşke. Yararından çok zararı var Özgür'e."

Piç herif, başını belaya sokup ortadan kaybolurdu, tüm dertte Özgür'ün başına kalırdı. En sonunda ya onlar Özgür'ü öldürecekti, ya da Özgür onları öldürüp hayatını kaydıracaktı.

Nehir elini alnıma koyarak ateşime baktığında dikkatim tekrar ona yöneldi. "Ateşin yok," diyerek elini geriye çekerken sınıfıma göz attı. "Öğle yemeğinde buluşalım, çıkışta da beraber gideriz."

"Tamam, yanına gelmiyorsam halsizliğimden tamam mı?"

"Tamam tamam." Gülümseyerek doğruldu. "Hadi, ben sınıfıma kaçıyorum."

Onun gidişini izleyip önüme dönerken sınıftaki birkaç çocuğun onu kestiğini görüp uyarır gibi göz kırptım. Nehir'in bir sevgilisi yoktu, ilgi duyulabilirdi ama çocukların pis bakışlarını tanıyordum. Neyse ki uğraşacak halim yoktu, öfke ve korku duygularıma hapsolup tekrar sessizliğe büründüm.

Öğle arasında Nehir ile yemek yedik. Gözlerime engel olmadan Tanyeli'yi aradım ve onunla yemekhanede göz göze gelince Nehir'le ne konuştuğumu bile unuttum. Sözüm yarıda kaldı. Aramızda birkaç masa olmasına rağmen gözlerinin heyecanını fark ettim. Onunla göz göze gelince hep umut vaat eder şekilde bakardım, her an yanına gidecekmişim gibi. Şimdi ise bakışlarım donuktu, kalbim alev alsa da gözlerim ona istediğini vermiyordu. Bu yüzden bakışı değişti, bir şeylerin farklı gittiğini anladı. Üzüntüsünü görmek istemeyerek tabağıma eğildim, kalan bir lokmamı da alıp doğruldum. Nehir arkamdan seslenirken yemekhaneden çıktım.

Daha sonrasında Tanyeli'yi görmek için geldiğim okulda, onu görmemek için sınıftan çıkmadım. Gün bitene kadar neler yapacağımı düşündüm. Anneme ne zaman söyleyeceğimi, onu kime emanet edeceğimi, onun yalnızlığını. Dicle ablaya tekrar gitmeli, yapılacak bir şeyler olabilir mi diye sormalıydım.

Konuştuğumuz gibi okuldan Nehir'le çıktık. Metro kullanarak evime geldik. Anahtarımla kapıyı açıp içeriye girince sessizlikle karşılaştım. Nehir ayakkabılarını portmantoda bırakarak salona ilerledi. "Anne," diyerek koridora göz attım ve sonra salona geçtim.

"Hoş geldiniz," dedi Özgür, uzandığı koltukta.

Nehir onun oturduğu koltuğun ucuna yerleşirken, ben de defterimi kenardaki koltuğa doğru attım. "Hoş bulduk. Keyfin biraz yerine gelsin diye Nehir'i getirdim bak sana, nasılsın?"

Özgür Nehir'e bakıp yüzünü izledikten sonra bana döndü. "Pek iyi değilim," dedi, sebebini bana yoruyormuş gibiydi ses tonu. "Asıl sen nasılsın?"

"Bugünlerde tek iyi olan benim galiba," dedi Nehir. "Dayağı Özgür yedi ama senin de ondan farkın yok Alp."

Özgür ona uyuz olmuş şekilde bakıp, "Dayak falan deme," dedi, gururundan.

"Affedersin," dedi Nehir, oflayarak. "Dövüştün diyelim."

Saçlarımı alnımdan çekerken, "Annem nerede?" diye sordum.

Özgür dikkatini bana vermekte gecikmeden, "Köşedeki markete kadar gideceğini söyledi," dedi.

Evde bir eksik vardı demek ki. Annemi bir yerlere yormayı hiç sevmezdim, keşke arayıp bana söyleseydi. Ben başımı sallarken, Nehir, "Bu küçük market mi?" diye sordu.

"He, orasıdır," dedim. "Yakın, hep buraya gidiyor."

Nehir, "Yaa," diye bir ses çıkarıp bakışlarını kaçırınca bir garipsedim bu tavrını.

"Niye ki?" diye sordum.

Özgür kafası karışmış halde ona bakarken, Nehir tekrar bana dönüp kararsızlıkla baktı. Bir hal olduğu yüz ifadesinden belliydi. Üstümdeki ceketi gerginlikle çıkarıp koltuğa fırlatırken, "Nehir?" dedim sesimi yükselterek. "O markete gidiyorsa n'olmuş?"

"Gitmesin bence," deyiverdi.

"O nedenmiş?"

Nehir Özgür'e doğru bir bakış atınca o da, "Hayırdır?" dedi. "Niye gerdin şimdi ortalığı?"

"Bak, söyleyeceğim ama sakin ol lütfen," dedi Nehir, huzursuzca. "Dilimi eşek arısı soksun ya, keşke sormasaydım..."

Bu tavrı beni inanılmaz huzursuz etti. Kendimi, onun yanına doğru yürürken buldum. Göğsüm hızlı yükselip hızlı alçalırken, "Ne oldu?" diye bir daha sordum. "Dökül, sinirlenip sinirlenmeyeceğime ben bakarım."

"Ya geçtiğimiz hafta ben anneni marketten çıkarken gördüm," dedi tedirgin şekilde. Kelimelerini seçerek konuşması duraksamalarından belliydi. "Ben de markete yürüyordum, annen görmemişti beni. Arkasından seslenecektim ki... Şey, marketin sahibin annenin arkasından baktığını gördüm. Yani... Dur bak sinirlenme..."

O cümlesini tamamlamadan neler olduğunu anladım ve beynimin arkasından bir karartı gözlerimin önüne düştü. "Ne demek... annene bakıyordu ne demek?"

"Canım, belki ben yanlış anladım, bilmiyorum ama... o bakışı bakış, gülüşü gülüş değildi yani." Ayağa kalkıp koluma dokunurken endişelenmiş göründü. "O halini görünce markete girmedim, annenin yanına doğru gittim. Aslında annene dikkat etmesini söyleyecektim ama emin olamayınca sessiz kaldım. Şimdi sen... sık sık gittiğini söyleyince... hay çeneme ya..."

Özgür'de sinirlenmiş halde yerinden kalkarken, kolumu hızla çekip arkamı döndüm. Bunu görmenin yanlışı yoktu, belli ki o piçin niyeti kötüydü. Annem saf bir kadındı, açık açık olmadıkça o ilgiyi anlamayabilirdi. Ben de o marketten alışveriş yapardım, ters bir hareketine rastlamamıştım ama... bu zamana kadar yapmadıysa bu zamandan sonra yapabilirdi.

"Oğlum bir dur," diyerek kolumdan tuttu Özgür ama onu nasıl kontrolsüzce savurduysam, Nehir'e doğru sendeledi. İnleyerek kolunu tutarken, "Nereye gidiyorsun, bir sakinleş!" dedi. Benim ayakkabılarımı aldığımı görünce de Nehir'e döndü. "Böyle bir şey dan diye söylenir mi kızım!"

"Ya söyleme niyetinde değildim, yüzümden okuyup sıkıştırdı beni, n'apayım!"

Eşikten çıkarken Özgür üstüme gelip beni bir daha tuttu. Suratımı kendisine çevirip gözlerime dikkatle bakarken, "Sakin ol!" dedi tane tane. "Bir şey yapma, fevri davranıyorsun. Bir şerefsizliği olduysa bakarız icabına ama böyle gidersen çok yanlış anlaşılırsın."

Öfkeden konuşamadım, konuştuğumda da ağzımdan ha alevler çıkmış ha sözcükler, pek fark etmedi. "Annemi alıp geleceğim!"

"Sana güvenmiyorum! Zaten hiçbir şeyden korkun kalmadı, bir anlık öfkeyle yakacaksın kendini!"

"Annemi alıp geleceğim dedim!" Öfkeyle arkamı dönüp bahçe kapısına yürüdüm, çarparak dışarıya çıktım. İki yanımda taşıdığım yumruklarımla, adeta koşar adımlarla sokağın sonuna ilerledim. Annem, bu hayatta en değer verdiğim şeydi, ruhsal olarak çok güçlüydü ama inceliği ve saflığı onun zaaflarıydı.

Köşeden dönerken gözlerim kartal gibi keskinleşti ve annemi kaldırımda, elinde bir torbayla görünce adımlarım yavaşladı. Hemen onun arkasına, küçük markete bakıp o adam annemi izliyor mudur diye kontrol ettim ama göremedim.

Annem, "Oğlum," diye seslenerek dikkatimi kendisine çekti.

Süratle yanına vardım ve eğilim elindeki torbayı alırken, "İyi misin?" diye sordum.

"Evet canım," dedi. Yüzünden gerçekten de bir sorun okunmuyordu. "Sen nereye böyle?"

Gözlerim bir daha şüpheyle marketi kontrol etti. Sakinleşmek, annemi korkutmamak için nefesler aldım. "Özgür markete gittiğini söyleyince yardıma geldim. Beni arasaydın, ne eksikse okuldan gelirken alırdım anne."

"Gereği yoktu oğlum, hem biraz hava almış oldum."

Yanağımı okşayıp kolumun altına girdiğinde annemi sararak önüme döndüm ama bir kez daha markete bakmadan yapamadım. Eğer ben de Nehir'in anlattığı şeyi görseydim o adamı marketinde paramparça etmeden uzaklaşamazdım. Dişlerimi sıkarak evimizin olduğu sokağa girerken, "Hava almak istiyorsan sahile falan in anne, ağır şeyler taşıma," dedim. "Ne eksikse ben alırım."

"Sen önce okul çantanı taşı," diyerek bana takıldı.

Dudağım hafifçe kıvrılırken annemin başını öpüp omzunu sıktım. Torbası ağır değildi ama onun hiçbir şeyi yüklenmesini istemiyordum. Eğer Nehir'in anlattığında gerçeklikte varsa annemi, onu endişe etmeden bakkaldan uzak tutmalıydım.

Eve geldiğimizde kapıyı açtım ve Nehir'i holde, telaşla dolaşırken gördüm. Annem de onu gördü ve gülümseyerek, "Sen mi geldin canım?" diye sordu.

Nehir endişeli bakışlarını annem ile benim üzerimde dolaştırarak, "Merhaba," dedi, bir şey olmadığını görmüş gibi rahatladı. "Özgür'ü görmeye geldim, rahatsız etmiyorum umarım."

"Özgür'e iyi bakıyoruz," dedi annem, Nehir'in yanından geçerken onun omzunu sıktı. "Rahatsız olmam tabi. Geç otur, ben size bir şeyler hazırlayayım."

"Teşekkür ederiz," dedi ve annem yukarıya çıkarken ben de mutfağa gittim. Özgür salonda otururken holü görmüştü, bir sorun çıkarmadığımı anlamış halde iç çekiyordu bana. Nehir arkamdan mutfağa girerken, "Benim yüzümden elinden bir kaza çıkacak diye ödüm patladı!" dedi. "N'apıyorsun öyle ya, delirdin mi Alp?"

"Annem eve yürüyordu zaten, markete baktım ama annemi izlediğini falan görmedim," dedim, torbadakileri tezgâha çıkarırken. Süt ile puding almıştı, muhtemelen benle Özgür'e bir tatlı yapmak istemişti. "Görseydim onu marketine gömerdim!"

"Alp," diyerek daha sakin sesle konuştu. "Yanlış anlamışımdır. Eğer doğru gördüysem de annen dikkatli olsun diye söyledim zaten, lütfen yanlış bir şey yapma. Böyle şeyler gidip dağıtmakla falan olmaz, anneni rahatsız eden bir şey olduysa polise şikâyet edersiniz."

Oldum olası hep anneme düşkündüm, onu korumanın meraklısıydım. Çünkü yalnız bir kadındı ve büyüdükçe onun yalnızlığının ne kadar zor olduğunu fark etmiştim. Sağduyulu olamıyordum, bir de zaten günlerdir onu yalnız bırakacağım korkusu içindeyken. "Markete gidip bir göz atacağım şu elemana," dedim. "Umarım yanlış anlamışsındır Nehir, böyle bir şeye şahit olursam ne yaparım bilmiyorum."

"Sakinleşmeden bir şey yapma tamam mı? Şu an kendimi çok sorumlu hissediyorum zaten."

"Senlik bir durum yok Nehir," dedim, tezgâhın kenarlarını sertçe sıkarak. "Öyle duyunca gözüm döndü... iyiyim şimdi."

Böyle bir şeyi söylediği için pişman gibiydi ama iyisini yapmıştı. Lise başladığından bu yana devam eden, dört yıllık bir arkadaşlığımız vardı. Üçüncü senemizde Nehir'in sınıfı değişmişti ama bir araya gelmeye devam etmiştik. Annem konusundan huzursuz olduğundan söylemişti belli ki.

"Hadi, sen içeriye geç," dedim onu rahatlatan bir bakış atarak. "Atıştıracak bir şeyler hazırlayayım."

"Yardım edeyim?"

"Yok, Özgür'e bak sen, sıkılmıştır," dedim ama o anda Özgür'ün sırrımızı paylaşacağı düşüncesiyle endişelendim. "Ya da dur, fırındaki keki çıkar."

Koşarak fırına gittiğinde hafifçe güldüm ve mutfak kapısından görünen salona baktım. Özgür kara kara düşünerek yerlere bakıyordu. Bu sessizliğin sebebini ikimiz de biliyorduk.

Annem aşağıya indiğinde onu yormak istemedim, mutfaktaki masayı Nehir ile hazırladım. Bir şeyler atıştırdıktan sonra da salonda, çocuklarla oturmaya başladık. Annem bu sırada odasına geçmişti, Nehir okuldaki birkaç şeyden bahsederken biz sık sık Özgür'le göz göze geliyorduk. İkimiz de hem kendimiz, hem birbirimiz için endişe duyuyorduk.

"Beni neden dinlemiyorsunuz?" diyerek Nehir en sonunda sesini yükselttiğinde aynı anda ona çevirdik kafamızı. Koltukta, kolum başımın arkasında şekilde oturuyordum. Benim cansız, Özgür'ün kaygılı, kızgın bakışlarını görünce bir şeylerin yolunda gitmediğini daha çok fark etti. "Sizin neyiniz var Allah aşkına?"

"İkimiz de hastayız, tadımız kaçık işte," dedi Özgür.

"Siz en ağır hastalıkları geçirirken bile uçup kaçıyorsunuz, başka bir şeyler var," dedi, gözünden kaçmak ne mümkündü.

İç çekişim göze batacak kadar umutsuz olduğu için yarıda kestim. "Boşver sen bizi, başka olayın var mı onu söyle?"

"Peki madem," diyerek parmağını çenesinin altına vurdu ve gözleri parlayarak bana döndü. "Tanyeli'yle alakalı bir şeyler duydum."

Kalbimin hızlanışına engel olamadığım gibi, "Ne duydun?" diye soruşuma da engel olamadım.

Kıkırdayarak Özgür'e baktı ama onun gülmediğini görüp ofladı. "Kızlar tuvaletinde konuşulurken duydum. Bu C şubesinde sarı saçlı bir çocuk var ya, Tanyeli'ye çıkma teklifinde bulunmuş. Doğrusu arkadaşıyla haber göndermiş ama bizim kız kabul etmemiş." Bununla mutlu olmam gerekiyormuş gibi güldü. "Eee biz ne zaman teklif götürüyoruz, kız bekliyor söyleyeyim."

Doğrudan karşıya, camdan dışarıya bakmaya başlarken sol dizim stresten titredi. Bir noktada kulağıma böyle bir haberin geleceğini biliyordum. Kahretsin, nasıl bunun önünde durabilecektim? Tanyeli için hiçbir şey yapamazdım, onunla konuşamıyordum ama... başka birisinin bunu yapmasından da nefret etmiştim. Böyle bir şey gerçekleşirse, böyle bir şeyi izlemek zorunda kalırsam ne yapardım?

Bir şey demeden koltuğumdan kalktım, süratle üst kata çıkarken Nehir arkamdan şaşkınca konuştu. Özgür'ün devreye girdiğini duydum ama neler dediğini anlamadım. Odama girip kapıyı çarptım ve tekmemi masa sandalyesine geçirip küfrederek yatağa oturdum.

Bir bu eksikti!

Elimi saçlarım arasından geçirerek dudaklarımı ezerken reddettiği gerçeğine tutunmaya çalıştım ama... bir noktada beklemekten bıkacaktı. Kahretsin, elbette bıkardı! Ne yapacaktım, ben ne yapacaktım! Belki de okula gitmemek en iyisiydi ama... onu görmeyi de öyle çok istiyordum ki... Sonra gidince de sınıftan çıkmıyordum. En açık haliyle kafayı yiyordum.

Kendimi yatakta geriye itip soluma döndüm, baş dönmesi yaşayınca bir duraksadım. Geçtiğimiz hafta yaşadığım o korkunç baş ağrısının geleceğinden endişe duyarak gözlerimi duvardaki saate diktim. Zamanı izlerken Tanyeli'yi aklımdan çıkaramadım. Hiçbir şey de yaşamadım onunla, daha tanışmadım ama neden bilmiyorum, bakışını bile silemiyordum kafamdan.

Nehir gittikten sonra akşam yemeğinde, annem için çıktım odamdan. Özgür'de ben de bir kase çorbayı zor içtik. Odama çıktığımda bir önceki gece gibi uyuyamadım. Uykum geldiğinde bile korkuyla açtım gözlerimi, ölüm korkusunun hiçbir şeye benzemediğini de böyle böyle anladım.

Ertesi sabah Özgür daha iyiydi, okula gelmek istediğinde engel olamadım. Metroda yan yana otururken, "Bugün Dicle'nin yanına gidelim," dedi, bana dönerek. "Doktor falan soralım, yapılacak bir şey vardır."

Ümitsizliğime rağmen içimi bir heyecan kapladı. "Keşke dostum, keşke."

Okula girerken kolunu omzuma attı, yanımdan ayrılmadı. Sınıfa çıkınca yine selamsız sabahsızdım, söylenenlere Özgür benim yerime cevap verdi. Yan yana oturduğumuz sırada başım önümde durdu. Elimdeki kalemle, önümdeki defterin bir sayfasına Tanyeli'nin adını ağır ağır karalamaya başladım.

Derslere katkım olmadı, her derste bir öğretmen bu halimden dolayı beni uyardı. Ne dertlendim ne de başka şey yaptım. İlk iki teneffüste sınıftan çıkmadım, gelen Nehir'le bile konuşamadım. Sonunda üçüncü teneffüste sweatimin şapkasını başıma örterek Özgür'le çıktık, beni zorla bir şeyler yedirmeye götürürken söylenip durdu. "Bu gidişle açlıktan öleceksin, bir şeyler zıkkımlan artık dostum."

İtirazsızca kantine çıktım, elimdeki siyahlığı ovuştururken Özgür'ün arkasında sıraya girdim. O bize çay ile atıştırmalık alırken kurşun kalemin yaptığı karalığı daha sert ovuşturdum. Ders boyunca sayfaya isim karalayıp durmuştum, parmaklarım lekelerle dolmuştu.

Sinirle söylenerek başımı Özgür'e kaldırdım ve aynı esnada sol çaprazımda hareketlilik hissettim. Bir el hareketinden sonra gözüme ince parmaklar girdi ve sonra da Tanyeli'nin parlak yüzü. Neredeyse bir güneş görmüş kadar oldum, gözlerim kamaştı. Kaşlarımı kaldırıp onun uzattığı peçeteye baktım ve bana uzattığını anlayıp elime baktım, lekeli oluşundan çekinip elimi sakladım. Sonra da uzanıp elindeki selpağı aldım ve onun yüzündeki heyecan yerini utangaç bir gülümsemeye bırakırken, gözlerimiz birkaç saniyeliğine birleşti.

Her şeyi unutarak, "Teşekkürler," dedim.

Onunla konuşmak yüzündeki tereddütlü dudak hareketini gerçek bir gülümsemeye dönüştürdü. "Rica ederim," derken ellerini kendisine geri çekerek iki yanında sıktı.

Selpağı avucumda sıkarak dudaklarımı araladım, sadece onunla konuşmaya devam etmek için bir şeyler demek istiyordum ama dilim tutulmuştu. Yüzüm sıcaklıyordu, elimi tekrardan onun eline götürmek istiyordum. Tanyeli, ben konuşmaya devam edemeyince, "Silsene," diyerek elimi gösterdi.

"Ha, evet..."

Sesli gülümsedi ve sonra bunu saklamak için başını sağa sola çevirip benden kaçırdı.

Ne kadar tatlı…

İçimden kendime küfredip telaşla parmaklarımı silmeye başladım. Onun beni izlediğini bilirken elim ayağıma karışmıştı. Gözlerimi ona çevirmemek için çok direnmem gerekti ve bana doğru bir adım daha geldiğinde, benimle konuşma cesareti gösterdiği için onu öpmek istedim.

"Kardeşim tostu..."

Özgür elinde bir tepsiyle bana dönünce başımı kaldırdım ve Tanyeli'de biraz kızararak ona döndü. Arkadaşım bizi yan yana görünce bana noluyor, dercesine göz kırptı ve sonra, "Merhaba," dedi Tanyeli'ye.

"Merhaba," dedi Tanyeli'de ona ve önündeki parmaklarıyla oynamaya başladığında çok tatlı göründü gözüme. Dudağım kıvrıldı.

Özgür benim yapamadığımı yapıp, "Sen okula yeni gelen kızsın değil mi?" diyerek konuşmaya devam etti.

Tanyeli bana kaçamak bir bakış atınca göz kırptım ve o telaşla önüne döndüğünde, yaptığım akıl karıştırıcı hareket yüzünden kendime kızdım. Ne yapayım, karşısında duvar gibi kalmak çok zordu. "Evet, birkaç hafta oldu," dedi Tanyeli.

"Aynen, Alp seni görüyor," dedi Özgür, bana bir kısadan bakış atarak. “Yani biz seni okulda görüyoruz.”

Tanyeli ile yeniden göz göze gelince dudaklarımı ısırdım ve aynı anda bir kız, "Aldın mı?" diyerek ona yaklaştı.

O kızın geçen günkü kız olduğunu görünce kaşlarımı çattım. Tanyeli ona dönerek, "Hayır, sıra vardı," dedi.

Kız gözlerini bizde dolaştırıp, "Hımm," diye bir ses çıkarırken, Özgür Tanyeli'nin önünden çekilerek, "Benim işim bitti, geç sen," dedi.

Tanyeli ona değil bana bakarak, "Teşekkürler," dedi ve kantin tezgâhına ilerlerken, arkadaşı söylenerek arkasından gitti.

Özgür kolumdan tutarak beni uzaklaştırırken, gözlerim hâlâ omzumun üzerinden arkada Tanyeli'deydi. Okul eteği dizlerinin biraz üzerindeydi, beyaz gömleğini eteğinin içine sokmuştu. Saçlarının doğal dalgaları parlıyordu. Ayağında siyah, alçak topuklu laofer ayakkabılar vardı ve dizlerine kadar uzanan siyah çorap giyinmişti. Her zaman temiz, parlak, ölçülü görünüyordu. Saçları her gün taranmış oluyordu, eteğini hep aynı kısalıkta tutuyordu, ayakkabılarını sildiği parlamalarından belliydi. Daha neye, ne kadar özendiğini ondan dinlemeyi öyle çok isterdim ki...

"Düşeceksin," diyerek Özgür kolumdan çevirdiğinde ancak transtan çıkıp önüme döndüm. "Elin ayağına dolaştı, çok belli ediyorsun hoşlandığını."

"Çok tatlıydı," dedim, elimdeki selpağa doğru gülümseyerek.

"Gerçekten iyi bir kıza benziyor," dedi Özgür'de. "Ama çok da güvenme, kadınların hepsi tatlı, güzel görünür."

Kantinden çıkmadan önce bir defa daha arkama döndüm. Durumumun işler acılığı belliydi, yapmamalıydım ama arkama dönüp de onu gülümserken görünce her şeye değebileceğini düşündüm. Arkadaşına doğru heyecanla bir şeyler söylerken parmak uçlarında yükselip alçalıyordu.

"Lan gözün kalacak kızda," diyerek bir daha beni çekti Özgür ve kantinden çıktığımızda bakıştık. "Madem böyle, git açıl oğlum, kız yanmış sana söyleyeyim..."

Gülümsememi saklayamadım. "Evet, kendi ağzından da duydum zaten."

"Yaa, ne zaman?"

"Dün, şu yanındaki kızla sınıfta konuşuyordu," dedim, elinden çayımı ve tostumu alırken. "O sırada duydum. Bu arada, o kıza da uyuz oldum, dost mu tost mu belli değil..."

Özgür gülerken inledi ve elinin tersini yanağındaki yaraya götürdü. "Güldürme, piç."

İç çekerek onunla merdivene yöneldim. Bir şey yiyesim yoktu ama sınıfa girip sırama oturunca tostumu bitirdim, çayımı içtim. Ders başladığında kantindeki o heyecanımdan eser kalmadı, ölüm gerçekliği beni içten içe yemeye, dıştan terletmeye, boğazımı sıkmaya başladı. Kalbim o kadar saldırgan ve acı şekilde atıyordu ki, ne göğsüm koruyordu onu ne de kaburgalarım. Başımı önüme eğerek kalbimi tutmak zorunda bıraktı bu duygular beni.

Okuldan sonra Nehir'den ayrılıp metroya bindik. Hastaneye gittik. Randevumuz olmadığı için beklemeye başladık. Özgür benden de stresli şekilde koridorda dönüp sabırsızca saçlarını karıştırdı. Duyacaklarımdan daha kötüsü olmayacağı için, elimdeki atmaya kıyamadığım selpağa bakarak bekledim ben.

Randevular bittiğinde kapısını ben çaldım. İçeriye girdiğimizde başı dosyandaydı. Bizi fark edince hafifçe duraksadı, bir şaşkınlıkla ayağa kalktı. "Erez, merhaba."

"Merhaba," dedim ve bu odadan son çıkışımı hatırlayınca gözlerim karardı.

"Siz... sanırım son görüşmemizden sonra gelmek istediniz."

Başımı salladım ve koltuğa otururken, Özgür'de yanıma yerleşti. Defterimi dizimin üzerine koyup bacağımı sallarken, doğrudan Dicle ablaya bakarak, "Evet," dedim. "O gün duyduklarımdan sonra seni daha fazla dinleyemedim, çıkıp gittim."

Dicle abla koltuğuna geri yerleşirken Özgür'ün de neden burada olduğunu anlamış gibiydi. Anlamasının sebebi de arkadaş olduğumuzu bilmesindendi, yıllardır aynı mahallede oturuyorduk. Dicle abla hak verircesine baş sallayıp, "Ben... sana böyle bir haberi verdiğim için gerçekten üzgünüm," dedi.

"O gün demek gereken başka şey var mıydı?" diye sordu. "Seni dinlemedim."

"Evet, tabi..." bilgisayar ekranına döndü. "Kimlik numaranı söyler misin?"

Söyledim ve muhtemelen birazdan ekranda, tüm test sonuçlarım çıkınca bana doğru kaçamak bir bakış attı. Huzursuz olmasını anlıyordum, bizden altı, yedi yaş kadar büyüktü ama birbirimizi çocukluktan beri tanıyorduk. "O gün söylediğim gibi, tümör çok tehlikeli bir yerde. Bu gibi durumlarda yardımcı olacak sayılı doktor oluyor, Türkiye'de de bir iki tane var. Tabi, çok maliyetli ameliyatlar bunlar ama para sonraki mesela, öncelikle gidip görünmeni isterim ben."

Bir doktordan çok tanıdığı biri gibi konuşuyordu, anlamama kolaylık sağlıyordu. Özgür'ün bacağı da stresle hareket ediyor, iyi bir şey duymak için Dicle ablaya bakıyordu. Duyduklarıma karşı umut beslemeye çalışsam da, ölüm düşüncesinin baskınlığında tekrar terlemeye başlamıştım bile. "O doktorlara nasıl ulaşabilirim?"

"Ben numaralarını vereceğim sana," dedi tereddütle gülümseyerek. Halimin içler acısı olduğunu görüyordu. "O gün reçeteni de almadın, yazdığım ilaçları da kullanman gerekir. Baş ağrısı çektiğin anlarda sana çok yardımcı olacaktır."

Onaylayan bir ses çıkarırken stresle şakağımı ovaladım. Aynı anlarda da Özgür'ün elini dizimde hissettim, titreyen dizimi sabit tutmaya çalışırken, "Bahsettiğin doktorlar ameliyatı yaparsa hayatta kalabilir değil mi?" diye sordu.

Dicle abla reçeteyi bana uzatırken, "Bunlar çok riskli, nadir gerçekleşen ameliyatlar," dedi. "Çok üzgünüm, size en doğru bilgiyi görüşeceğiniz o doktorlar verecektir. Dilerim ulaşabilirsiniz."

Bakışlarımı ayaklarımın ucuna indirdim, gözlerime kimsenin bakmasını istemiyordum. İyiliğim için soracak bir şeyler düşünmeyi istiyordum ama ölümümden konuşulurken boğuluyordum. Elimi boynumda dolaştırarak, "Anladım," dedim sert bir sesle. "İlaçları kullanacağım. Doktorlarla da görüşmeyi deneyeceğim."

"Sana geçen hafta bu tümörle ilgili söylemem gerekenleri anlattım ama eğer aklına takılan bir şey varsa..."

Elimi kaldırdım. "Dinlemeyi istemiyorum."

Dicle abla ellerini önünde birleştirerek gözlerini kaçırdı, bana bunları söylemekten yana o da üzgündü. "Eğer yapabileceğim bir şey olursa beni mutlaka ara."

"Ararım," diyebildim güçlükle.

"Annene söyledin mi?" diye sordu.

"Hayır," dedim hemen ve gözlerine baktım. "Mahallede karşılaşırsanız sakın söyleme."

Bana emin olamamış gibi baksa da başını salladı, hasta gizliliği denen de bir şey vardı sonuçta. Özgür ne kadar gerildiğimin farkında olmuş şekilde uzanıp Dicle ablanın yazdığı numaraları benim yerime aldı. "Sadece iki doktor mu?"

"Evet," dedi Dicle abla, umutsuzca ellerini ovuşturarak. "Dediğim gibi, bu doktorların da yapabileceğinden emin değilim."

Koltuktan sertçe kalktım, yine bir şey diyemeden arkamı döndüm. Dudaklarımı ısırarak koridora çıktım, yüzümdeki kaslar seğirirken ağlamamak için kaşlarımı derinden çattım. Korkaklık etmekten nefret ediyordum ama... korkudan sırtımdaki ter kurumuyordu, korkudan nefesim kesiliyordu, korkudan anneme sarılmak istiyordum.

Özgür, "Dur Alp," diyerek yanıma geldiğinde asansörün orada almıştım soluğu. İçeriye girerken gözlerimi ondan sakladım. "Doktorları arar, bir randevu alırız. Hâlâ umut var... tamam mı?"

"Hıhı," dedim.

Özgür derin bir iç çekip elini omzuma koysa da bir şey diyemedi, işte gerçekleri o da duymuştu. Ama hâlâ gururlu bir piç gibi saklamaya çalışıyordum gözyaşlarımı.

Metroya binerken, mahalleye gelirken ikimiz de çok sessizdik. Özgür teselli edecek bir şey diyemiyordu, çünkü doktordan duymak bambaşka etki bırakmıştı. Kendinde değildi, yaraları acımasına rağmen umurunda da değildi. Boşluğa doğru dalıyordu, ikimiz de birbirimizden bitik haldeydik. Metro camlarına yansıyan bu çaresiz görüntü midemi bulandırmıştı.

Dışarıya çıktığımızda Özgür dayanamadı, bir sigara yaktı. Peşinden de hemen ikincisi geldi. Benim içesim geldi mi, anlamadım bile. Yan yana eve yürürken, "İyi misin?" diye sordu, sesi nadiren böyle nazik olurdu. "İstersen eve gitmeyelim, bir şeyler yapalım."

"Annemin yanına gitmek istiyorum," dedim sadece.

Sigarasının külünü silkerken uzun bir iç çekti. "Siz de daha fazla kalmayayım, evime gideyim. Anneni rahatsız ediyorum."

Dalgın dalgın, "Hâlâ iyi değilsin," dedim.

"Toplarım," derken bile elindeki çürüğe bakıyordu.

Göz göze geldiğimizde Özgür yutkunamadı, böylelikle gözlerimin hâlâ dolu dolu baktığına emin oldum. Elini enseme atıp sonra da beni omzuna doğru çekti. "Bir şeyler yapacağız Alp, gerekirse o ameliyat için gerekli olan parayı da buluruz."

Para... Doğru, doktorla görüşebilsem bile yüksek ücreti nasıl karşılayacaktım. Belki, Özgür için dediğim gibi...

"Alp," dedi Özgür, ben karanlık düşünceler içindeyken. "Dostum... aslında dedenle mi görüşsen? Belki senin için iyi doktor da bulur, para da bulur."

Dedemden bahsedilince dilimi sertçe ısırıp aksi aksi ona baktım. "O piçin ayağına mı gideceğim? Annemi insandan bile saymayan o piçin? Öleyim daha iyi!"

"Gurur yapmanın sırası mı?" dedi sigarasını eline alıp karşıma geçerken. Ben kaldırımda ilerlerken o geri geri yürüyordu. "O senin deden! Senin için para da verecek gerekirse! Kaç senedir tek başına yiyor o kadar parayı, hem senden annenden değerli mi gururun..."

"O piç elinde olsa annemi kapısından dışarıya atacaktı!" dedim yumruğumu sıkarak. "Gidip para mı dileneceğim? Ben kafaya koyayım, diyeyim ki kalkıp gideyim, yine gidemem!"

Özgür kararlılığıma inanamadı, bir yandan da sinirlendi. Hızlı hızlı nefesler alırken, "Anneni düşün," dedi.

Onu yeniden tersleyecekken gözümün gördükleriyle duraksadım. Özgür'ün omzunun üstünden bakmam yetmişti durmak için. Arkası dönük annemi ve onu süzen market sahibini gördüğüm an kulaklarımda uğultu başladı. Özgür'ü omzundan sertçe iterek yanından hücumla geçtim ve hızla ileriye koşmaya başlarken yumruklarımı sıktım.

"Lan, n'apıyorsun?" diyerek arkamdan koştu Özgür.

Sokağın sonuna, marketin oraya doğru koşarken annemin sokağın köşesinden dönüp ayrıldığını gördüm. Adam hâlâ orada durmuş, çenesini sıvazlayarak sokağın köşesine bakıyordu. Dün Nehir'den duyduklarımı bugün kendi gözlerimle görmek, göğsümde kalp yerine bir cani taşıdığımı hissettirdi bana.

Oraya yaklaştığım an market sahibi herifin bir sırıtışla önüne döndüğünü gördüm ve yükselip sıktığım yumruğumu adamın suratına indirdim. Ağzından şaşkın bir çığlık çıkarken yere doğru düştü ve ben üzerine eğilirken, Özgür arkamızdan geldi. "Seni öldürürüm!" diye bağırdım gözüm dönmüş halde. "Neye bakıyorsun, neye sırıtıyorsun lan sen!"

Sıkı yumruğumu bir daha adamın yüzüne çaktım ve bağırarak boğuşmaya karşılık verirken, Özgür kollarımdan tutarak çekmeye çalıştı. Marketin kapısına insanların yaklaştığını göz ucuyla fark ederken, "N'apıyorsun?" diyerek korkuyla ellerimden kurtulmaya çalıştı adam.

"Senin hayatını sikerim orospu çocuğu!" Bir kişinin daha beni tuttuğunu algıladım ama öfke bileklerimi ne kadar sağlamlaştırdıysa, beni adamdan uzaklaştıramadılar. "Anneme mi bakıyorsun lan sen! Gözlerimle gördüm! Sakın inkâr etme, sakın!"

Adamın suratına kan dağılırken, korkulu gözleri benim kim olduğumu anlamış gibi büyüdü. Bakışları etrafta telaşlı bir tur attıktan sonra bir daha benden kurtulmak için ellerini savurdu. "N'apıyorsun evladım, de... delirdin mi sen? Yanlış anlamışsın, bir dur..."

İnkâr girişimi şiddet isteğimi arttırdı. Nasıl baktığını, sırıttığını gördüm. Annem hakkında düşündüğünü tahmin ettiğim şeyler midemi bulandırırken, parmaklarımdaki sızıya rağmen onu daha da hırpalamak için yüzüne doğru vurdum. Omuzlarım hiddetimle beraber ileriye çıkarken, adamın bağırtısı daha çok insanı etrafımıza topladı. En sonunda beni adamdan uzaklaştıramayacaklarını anlayıp bir adamla bir kadın adamı benden uzaklaştırdılar. Adamı marketin içine doğru sürüklediklerinde küfrederek parmağımı salladım. "Buradan siktir olup gideceksin! Annemle aynı mahallede yaşamayacaksın! Sapık diye bahsedeceğim herkese, göreceksin sen gününü..."

"Lan ne anlatıyorsun piç!" dedi adam, elimden kurtulunca diklenmeye başlamıştı, yerden kalkmaya çalışıyordu. "Kime ne yapmışım yaygaracı velet! Hiç de mi utanmıyorsun iftira atmaya..."

"Seni öldüreceğim!"

Kendimi ona doğru fırlatacaktım ki, Özgür yoluma çıkarak beni kollarımdan tuttu ve ben geriye sendelerken, yüzümü tutup bağırdı. "Dur artık! Kime neyi nasıl anlatacaksın oğlum! Sakinleş, gözünü seveyim!"

Adamın birisi de Özgür gibi beni tutup uzaklaştırırken, "Çocuğum n'apıyorsun, bir dur," dedi. "Derdin neyse söyle halledelim, böyle yol ortasında adam dövmek yakışıyor mu sana?"

Hızlı nefes almaktan göğsüm acımıştı, dişlerimi sıkıyordum. Özgür'ü de mahalleli adamı da kendimden itip gerilerken, bir daha market içine baktım. Adamı kaldırmışlardı, yüzündeki yaralara dokunarak söyleniyordu. O pis gözlerine yumruk atmadığım için pişman olarak parmağımı sallamaya devam ettim. "Seni buradan göndereceğim piç herif, bir daha değil anneme bakmak görmeyeceksin bile onu!"

Elimdeki sızı ve vücudumu titreten öfkeyle arkamı döndüm, hızlı hızlı eve yürürken Özgür'de peşime takıldı. Mahallelinin kendi aralarında konuşmaya başladığını duyarak sokak köşesinden döndüm ve yolun yarısını gitmişken, Özgür beni durdurup yüzüme baktı. "İyi misin?"

"Hıı, keyiften dört köşeyim!"

Özgür'ün endişeli, tereddütlü ifadesini sinir bozucu bir gülme kapladı. "Allah'ım ya," diye söylenerek omzuma vururken bezgin göründü gözüme. "Gözünü seveyim geç evine, aklın başında değil senin!"

"Şu saatten sonra olsa ne olur, olmasa ne olur," dedim, yumruklarımdaki sızıyı tekrar hissederken. "Bugün bir kez daha öleceğimi duydum. O adamın bakışını ölmeyeceğimi bildiğim bir senaryoda görmüş olsaydım, bu kadar öfkelenmezdim belki! Çünkü bu kadar korkuyor olmazdım! Çünkü korkacağım bir şey olmayacaktı, zaten ben hep annemin yanından olacaktım! Ama şimdi gördüklerim... annemin bensiz ne kadar üzgün bir hayatı olacağını gösteriyor sanki bana! Beni asıl öfkelendiren de bu işte!"

Özgür, söylediklerimin üstüne hiçbir şey diyemedi. Dikkatli bakmama gerek olmadan fark ettim gözlerinin dolduğunu. Başını azıcık eğerek elinin tersiyle gözlerini silerken, "Doktorları arayıp konuşacağız," dedi boğuk sesle.

"Aynen, parayı da hemen cüzdanımdan çıkarıp veririm zaten..."

Önüme dönerek evimize doğru yürümeye devam ettim ve onun ilerlemediğini anlayınca dönüp arkama baktım. "Devam etsene," diye seslendim.

Omuzlarını düşürmüş halde, "Yok, artık evime geçeceğim," dedi. "Daha fazla rahatsız etmeyeyim."

Annemi rahatsız etmekten çekiniyordu ama Özgür annemin çocuğu yaşındaydı, annem sıkıntı etmiyordu. Hatta ona şefkatli davranıyordu. "Bu gece de kal Özgür, hâlâ toparlanamadın."

"Yok, zaten... şu piçleri biraz soruşturmam lazım, hâlâ arıyorlar mı beni bakayım."

Doğru, o piçler babasını bulamadığı için parayı hâlâ Özgür'den istiyorlardı. "Akşam sana çorba getiririm," dedim, söz verir gibi baş parmağımı kaldırarak. Kendisi sadece bize geldiğinde sıcak ev yemeği yiyordu.

"Sakın bir delilik daha yapma," dedi adamı kastederek.

Bir şey diyemedim ve bana uyarıcı bakışını atarak arkasını dönünce ben de evime doğru ilerledim. Anahtarımı çıkarırken ellerimin üstündeki soyukları annemden saklamayı aklıma yazdım. İçeriye girince sesleri mutfaktan duydum ve aceleyle üstümü başımı toparladım. Mutfak kapısına ilerleyip başımı ileriye uzatırken, "Hoş geldin anneciğim," diyerek bana döndü annem.

Annemi endişelendirmeyen bir gülümseme takınarak, "Selam," dedim ve önündeki market torbasına bakınca gizlenen elim yumruk oldu. "Yine markete mi gittin anne sen? Ben sana benden iste demiyor muydum? Okuldan dönerken alırım diyorum, niye gidiyorsun?"

"Oğlum, şurası market," derken yanıma yürüdü. Beni öpebilmesi için yükselmesi gerekti. "Telefona çıkmadın, ben de kendim gittim. Niye her seferinde buna canını sıkıyorsun anneciğim?"

Bana sarıldığında annemin sırtını sıvazladım. "Yorulmanı, bir kilo bile olsa yük taşımanı istemiyorum çünkü anne." Bu zaten gerçekti, hep biliyordu ama bir de bu adamın annemde gözü olduğunu görünce... Tamam, annem evli değildi, genç ve güzeldi, birileri onunla görüşmek isteyebilirdi. Bunları, beni zorlasa da anlamayacak insan değildim ama o piçin bakışları, rahatsız ediciydi işte. "Söz ver, bundan sonra benden isteyeceksin?"

"Tamam anneciğim, tamam," diyerek göğsüme hafifçe vurdu. "Bırak şimdi bunu, ellerini yıka gel. Yemeklerini hazırlayayım, sen kaç gündür doğru dürüst bir şey yemiyorsun."

"Ben hazırlarım, sen zahmet etme."

"Ben senin için bir şeyler yaparken keyif alıyorum oğlum, dediklerimi yap da in aşağı hadi."

Ellerimi saklayarak annemden uzaklaştım, üst kata ulaşınca banyoya girdim. Ellerimi birkaç kez yıkayıp odama geçince biraz krem sürdüm, sırf annemin içini acıtmasın diye iz iyileştirmek istiyordum. Okul kıyafetimi, bir sweat ve eşofmanla değiştirip çıkardığım okul pantolonu içinden selpağı çıkardım.

Tanyeli'nin verdiği selpakla yalnızca ellerimi silmiştim, üzerinde siyah lekeler oluşmuştu. Selpağı birkaç kez katlayıp düzelttim, cüzdanımı çıkarıp içerisine güzelce yerleştirdim. Bir daha Tanyeli ile ne zaman konuşurdum, onu bile bilmezken, onunla paylaştığım anın hatırasını öyle atmak hiç içimden gelmemişti.

Beni bugün yine yalnızca bu tebessüm ettirdi.

Aşağıya inip annemin hazırladıklarını son lokmasına kadar yedim. Annem, ben iyi oldukça, bana iyi baktıkça mutlu oluyordu. Kafamda korkunç düşünceler olsa da günler sonra biraz annemle kalıp konuştum, başım onun dizlerindeyken televizyondan bir şeyler izledim. Ne izlediğimi anlamadım bile, ne yediğimi anlamadığım gibi.

Öleceğini bilerek yaşamak böyle hissettiriyormuş.

Günler sonra ilk kez annemin dizinde uyuyakalmıştım, bunu da annem bana seslendiğinde anladım. Onun sesiyle kâbusumdan sıçradım ve ışığı yanan salonda, annemi bana eğilmiş halde buldum. Gözlerinde bir korkuyla bana baktığında neler olduğunu algılamadım. "N'oldu?" diye sordum, kendime gelmeye çalışarak.

"Polis geldi," dedi annem, ellerimi endişeyle ve sanki beni bırakmayı istemiyormuş gibi tutarak. "Hakkında şikâyet varmış, karakola kadar götürmek istiyorlarmış."

BÖLÜM SONU.

Neler düşünüyorsunuz? Bu hikâye nasıl ilerler, nereye varır.

Buraya kadar okuduysanız bir emoji bırakın. 🤍